11 Ocak 2010 Pazartesi

HİKAYE, EPİK VE ŞİİRSELLİK

‘Şiirsellik’ kavramı sadece şiirin doğası için değil, pek çok durum, disiplin, tür için de yaygın bir şekilde kullanılmaktadır. İnsanlar belli bir akışkanlığın, çarpıcılığın, güzelliğin yakalandığı sanat ürünlerine şiirsel sıfatını yakıştırıveriyorlar: ‘Şiirsel roman’, ‘şiirsel öykü’, ‘şiirsel sinema.’ Bu hâliyle sanatsal ürünler için yakıştırılan bu sıfat o eser için bir yüceltme, bir referans bulma çabasını bünyesinde barındırıyor. Asla o eserin eksikliğine ya da şiir karşısındaki acziyetine gönderme yapılmıyor, ona geçerli, herkesin kabullendiği ortak bir güzellik ile dayanak bulunuyor. İnsanlar böylece beğeni ve sahiplenimlerini “şiirsel” kelimesi ile dışlaştırıyorlar.
Tarihsel süreç içerisinde pek çok sanatsal ürünün şiirin o büyük tecrübe, imkân ve doğasından etkilendiğini biliyoruz. Aslında bunda garipsenecek bir yan da yok. Çünkü “insanlığın en sahici dili” olan şiir, o müthiş doğası ile pek çok yazınsal tür ve sanat için çekici, büyülü bir etki alanı yaratırken onlara değerlendirilebilir ‘malzemeler’de sunuyor. Bu sanatlar ve türler de kaçınılmaz olarak şiirin imkânlarını değerlendiriyorlar. İşte şiirsellik kavramı tam da burada hayatiyet kazanıyor.
Pek çok sanat ve yazınsal tür için kullanılan şiirsellik kavramının, öykü sanatının modern disiplini ile birlikte daha kabullenilebilir bir anlam alanına kavuştuğunu söyleyebiliriz. Çünkü günümüzde artık geleneksel formunu terk ederek imgesel, simgesel anlatımın peşine düşen öykü, Miller ve Slote’nin sözünü ettiği “anlam yoğunluğu, doku zenginliği, biçim sıklığı” (Aysu Erden, Kısa Öykü ve Dilbilimsel Eleştiri, Gendaş Yayınları, 1. Basım 2002, s. 321) özellikleriyle şiirin doğasına daha bir yaklaşmıştır. Modern öykü artık kelimenin gücünden ve çağrışımından yararlanırken konuşma diline ve gevezeliğe uzak durarak vurucu ve net bir anlatımı yakalıyor. Sese yönelik ritim çabaları ile akışkanlık ve sözdizimi titizlikleriyle, kelime dokusunu gözeten işçilikle şiirselliğe ulaşılıyor. Bütün bunlar da tartışılmaz bir şekilde şiirin ve öykünün doğasının benzerliğini gün yüzüne çıkartıyor. (Cortazar: Öykü ile şiirin yaratılışı, doğuşu aynıdır: Birden ortaya çıkan bir yabancılaşma “normal” düzeneğini yerinden oynatan bir değişim.)
Şiirsel öykülerde, soyut, imgesel, simgesel bir anlatım tercih edilir. Bu öykülerde, dil işçiliği iyice incelmiş, felsefi boyut derinleşmiş, anlam soyutlama/metaforlarla zenginleştirilmiş bir hâldedir ve okurdan dikkat/çaba isteyen biçimsel bir yapı oluşturulmuştur. Evet, biçim ağırlık kazanmıştır ama öykülerde geometrik bir kuruluk, suni bir çaba hissedilmez. Anlamı silecek bir arayış yoktur. Tam tersine yoğunluk ve şiirsellikle anlam parlatılmıştır. Akışkanlık, şiirsellik ve yoğunlukla oluşturulan öykülerde, anlam öbekleri simgesel ifadelerle izah edilir. Kuşkusuz bu da yazarın anlamı çok katmanlı bir seviyeye ulaştırma amacından kaynaklanır. Söylenmek istenenler düz, yaygın ve ilk anlamlarından çok, farklı, çok katmanlı bir biçime dönüştürülerek söylenir. Bu da metne hem felsefi derinlik hem de anlamsal yoğunluk kazandırır. Yoğunluk, anlam zenginliği, vuruculuk, netlik arayışları soyutlamalara, simgelere, göndermelere, bilinçaltı çoğaltmalarına ihtiyaç duyar. Burada amaç, anlamı örtmek değil, çağrışımı bol araçlara gönderme yaparak, anlamı zenginleştirmektir. Bu araçlarla okuyucunun muhayyilesi ve dikkati yardıma çağrılır, paylaşım artırılmaya çalışılır.
“Şiir olmayan bir şey edebiyata niçin girsin” diyen Virginia Woolf düzyazıda bunun ancak doygunluk, fazlalıkları atma, seçicilik tutumlarıyla mümkün olabileceğini düşünür: “Bütün fazlalıkları, ölü parçaları, lüzumsuzlukları elemek istiyorum; bunu yaparken anı tümüyle vermek; içinde ne varsa. Diyelim ki an bir bütün, düşünceden, sezişten, denizin seslerinden ileri gelen. Fazlalık, ölülük o ana ait olmayan şeylerin işe katılmasından ileri gelir, gerçekçi yazarın o düş kırıcı anlatma çabası; öğle yemeğinden akşam yemeğine; sahte gerçekdışı, yalnızca göreneksel. Edebiyata şiir olmayan bir şey neden sokulsun-yani, doygun olmayan? Romancılara bu yüzden kızmıyor muyum? Hiçbir şeyi seçmedikleri için? Şairler arındırmak yoluyla başarıya ulaşmıyorlar mı; hemen hemen her şey dışarıda bırakılıyor. Ben hemen her şeyi kapsamak istiyorum ama gene de doygunlaştırmak.” (Virginia Woolf, Bir Yazarın Güncesi, Oğlak Yayınları, 1. Baskı 1995, s. 173). Woolf böylece düzyazıda “şiirsellik” için hem fazlalıklardan arınma hem de şiirin aksine her şeyi kapsama gerekliliğini ortaya koymaktadır.
Virginia Woolf ve Katherine Mansfield düzyazıda “şiirselliği” savunurken, düzyazının -şiirinin mevcut konumuna bakarak – yazara daha büyük olanaklar sunduğu görüşünü ileri sürerler. Kuşkusuz bu sav edebiyat tarihinde şiire karşı bir başka yazınsal türün üstünlüğünü iddia eden belkide ilk düşüncelerden biridir. Virginia Woolf, şiirle düzyazı arasındaki ayrımın abartılmasına karşıdır. Woolf’a göre özelikle “gerçeklik” tutkusu, düzyazıyı lirizmden dolayışıyla şiirden uzaklaştırmıştır. O tüm şiirsellik tutkusuna karşın, mevcut İngiliz şiirini eleştirmekten geri durmamıştır. Öyle ki düzyazının şiire karşın yazara yepyeni olanaklar sunduğu düşüncesindedir: “Çünkü her ne kadar İngiliz şiiri, yaşlı harika bir zorba olsa da – hayır, İngiliz şiirine karşı tek bir sözcük bile çıkamaz ağzımdan. Burada göze alabileceğim tek şey, şaşkınlıkla iç çekerek, tüm yetileri ve olanakları yeni şeyler söyleme, yeni biçimler oluşturma, yeni tutkular dışavurma gücüyle düzyazı önümüzde durup dururken, gençlerin hâlâ laterna müziğiyle dans etmekte olmalarına ve salt uyak yapıyor diye sözcükleri seçmelerine şaşmak olacaktır.” (Aktaran Valerie Shaw, “Parçalanan Çerçeve”, Adam Öykü, Ocak-Şubat 2000, sayı: 26). Katherine Mansfield’te benzer düşünceler içerisindedir. Ona göre ise şiir, maskeli balodur. “Mansfield, çağdaşlarının yazdığı şiirlerin, doyuruculuktan uzak olduğundan, çünkü bu şiirlerdeki kişilikten arınmışlık özelliğinin maskenin arkasındakini görmemize hiçbir zaman olanak vermediğinden yakınıyordu; o da, düzyazının ihmal edilmesi karşısında duyduğu şaşkınlığı dile getiriyordu.” (Shaw, A.g.y.)
Virginia Woolf “Sanatın Dar Köprüsü” başlıklı ünlü makalesinde şiirin ve romanın konumuna bakarak “yeni bir türün” ortaya çıkacağını ileri sürer: “Düzyazıyla yazıldığı halde biçeminde şiirin pek çok özelliğini taşıyan bir tür olacak bu. Şiirin coşkusuyla düzyazının aleladeliğini birleştirecek. Dramatik olacak, fakat oyun almayacak. Okunacak, oynanmayacak. Saf ve yalın şiirin şu anda dile getirmeyi atladığı ve tiyatronun da aynı şekilde pek konuksever davranmadığı duyguları ifade edecek. Her şeyden önce onun, tanıdığımız biçimiyle romandan, öncelikle yaşamdan biraz uzak durmasıyla ayrılacağını tahmin edebiliriz. Şiirin verdiği kadarıyla yaşamın ana hatlarını verecek, ama ayrıntı vermeyecektir. Düzyazı edebiyatın harikulâde özelliklerinden biri olan olguları belgeleme gücünden daha az yararlanacaktır. (…) Düşüncenin yalnızlıktaki monoluğunu da yansıtıp, bu yönüyle de şiire benzeyecektir.” (Virginia Woolf “Sanatın Dar Köprüsü”, 20. Yüzyıl Edebiyat Sanatı, Hüseyin Salihoğlu, İmge Yayınları, 1. Baskı 1995, s. 94-95).
Ne var ki bütün bu yakınlaşmaya karşın öykü yine ‘şiir’ olmaz, kendisi olarak kalır. Çünkü yazınsal türlerin kuruluş, işleyiş düzeneği, estetik ve biçimsel yapısı, işin en başında, daha sanatçıda “oluş” aşamasında farklılaşır. Bu oluş, elbette hazır bir kalıba dökülecek kadar otomatikleşmiş değildir; ancak duygunun, hissin, düşüncenin şekillenişi estetik bir yapı üzerine oturur. Yani yaratım süreci, oluş süreci, yazınsal tür tercihiyle bir şekilde ilişkilidir. Tüm türsel karakterler eserde bir şekilde tezahür eder. Türlerin birbirine uzaklığı ve yakınlığı bu oluş sürecindeki yansımalara sıkı sıkıya bağlıdır. Böylece yazınsal türlerin farklılığı daha oluş sürecinde başlar. Bu bağlamda bir öykücü bir öyküyü asla bir “şiir” gibi yapılandırmaz. Bir öykü yazıyormuş gibi bu “oluş”a teslim olur. Ancak yazdığı öyküde şiirsel etkiyi gözetebilir. Bir başka deyişle şiirin imkânlarından yararlanmak isteyebilir. Oluş süreci yazarına bu biçimsel tercihi dayatabilir. Ne var ki ortaya çıkan metin şiir olmaz, öykü olur. Öykünün cümleleri de dize olmaz ama ortaya bir şiir etkisi çıkar. Şiirsellik tam da budur.
Şiir ve öykü arasındaki bu yakınlaşmayı tüm öykülere genelleştirmek tabii ki doğru değil. Örneğin ‘olay öykü’de bu yakınlaşmadan söz etmek zor. Ama ‘durum öyküleri’nde, ‘atmosfer öyküleri’nde bu ilişkinin daha da yoğunlaştığını söyleyebiliriz.
Kuşkusuz bu ilişkileri eserin zorunlu açılımı olarak değerlendirmek gerek. Çünkü bilindiği gibi bir sanatçının elindeki malzeme kendi gereklerini, açınımlarını, biçimini de belirlemektedir. Bu nedenle bir eserin kendi gerekleri onu bir başka yazınsal türe yaklaştırır ya da uzaklaştırır. Örneğin eğer nasıl bir hikâye yoğun bir dille ve imgelerle öyküleştirildiğinde bu öykünün şiire yaklaştığını söylüyorsak, aynı şekilde, hikâye eğer sürekli diyaloglardan oluşan bir örgüyle öyküleştirilirse bu öykünün de bir oyuna yaklaştığı söylenebilir. Aslonan eserin olmazsa olmaz anlatım biçimini yakalamak, ona uymaktır. Burada kastedilen modern öykünün yeni açılımlarının öykücüleri şiirsel anlatıma zorladığı gerçeğidir. Değilse ‘şiirsellik’ öykünün elbette olmazsa olmaz gereklerinden değildir.
Ama bu yaklaşımları gözden kaçıran kimi öykücüler, iyi öykünün ille de ‘şiirsel’ olacağı gibi bir yanlış anlayışa kapılarak öykülerine âdeta şiirselliği ‘dayatırlar.’ Ne var ki bu zorlama, öyküyü, şiirleştirmeye yetmediği gibi onu içi boş artistik biçimsel denemeler karmaşasına bırakıp gider. Oysa başta da belirttiğimiz gibi şiirsellik öykücünün neredeyse kaçamayacağı bir zorunluluk olarak ortaya çıkmalı ve hız, ritim, gerilim, yoğunluk öyküde doğal bir olgu olarak seyretmelidir. Kısaca öykücü değil, malzemenin kendisi şiirselliği dayatmalıdır.
Öyküde şiirsellik arayışlarının en riskli yanlarından biri melodram sınırlarıdır. Pek çok örneğini gördüğümüz gibi yazarın anlattığı konu ile içselleşerek duyguları abartması onu şiirselliğe değil melodramın sınırlarına yaklaştırır. Öykülerini coşkulu, duyarlı bir anlatıma yaslamak isteyen kimi öykücüler bazen anlatımda serinkanlılığı koruyamayarak ağdalı romantizme sürüklenirler. Bu yüzden metinler zaman zaman sulu sepken bir romantizme dönüşür. Oysa yazarın ne kadar içten olduğunu yansıtmak için duygulara abartıyla yaklaşması eserin paylaşımını azaltır. Duygulara abanılarak belki kestirmeden gidilebilir ama bu yol kolaycılıktır. Aslolan kelimelerin gücünden hareketle o duyguları verecek anlamı sezdirmek, anlatmaktır. Başarılı yazarların bunu bir tavırla, ses tonuyla, çarpıcı bir diyalogla yaptığını görürüz. Bu tür bir yaklaşım da etkiyi daha da derinleştirmekte ve vurucu kılmaktadır. Eğer duygu yoğun anlar, peşinde koşulan izlekler, estetik bir bütünlük içinde, soyutlanarak, simgeleştirilerek verilirse paylaşım ve vuruculuk artmaktadır. Böylece biz bir tavırdan, bir eylemden kahramanın ruh halini çıkarabiliriz. Aksi halde yazarlar için şiirsellik arayışı niteliksiz bir ürünün oluşmasına neden olabilir.
Halit Ziya Uşaklıgil, Sait Faik, Ahmet Hamdi Tanpınar, Selim İleri, Füruzan, Selçuk Baran, Nursel Duruel, Murathan Mungan, Özcan Karabulut, Jale Sancak, Nazan Bekiroğlu, Nalan Barbarosoğlu şiirsel dili önemseyen öykücüler. Özellikle Ahmet Hamdi Tanpınar öykülerinde şiiri arayan yazarların başında gelir. Ahmet Hamdi Tanpınar öykülerinde, öykü-şiir yakınlaşmasının en başarılı örneklerini verir. “Şiirsel öykü” tanımı tam da onun öykülerinde anlamını bulur. Sanki öykülerin her satırının bir şair elinden çıkma olduğunu hissettirmeye çalışır. Gürül gürül akan bir coşkuyla, kendini dizginleyemeyen bir büyük anlatıcı görünümü sergiler: “Fakat bununla bitmiyor, hayal gittikçe büyüyor, genişliyor, emsali ancak bazı ortaçağ kabartmalarında veya şimal ressamlarının tablolarında görülen, hayalî, zalim ve çılgınca bir mahşer halini alıyordu. Karşı­sında yepyeni bir insanlık, tıpkı bazı anatomi levhala­rında olduğu gibi derisi soyulmuş, sadece hakikatle­rinden biri olarak kalmış bir insanlık vardı ve bu in­sanlık vücut ve uzvî çizgilerin hiç biri değişmeden bir tahavvüle uğramış, içten ve kadîm bir kadere tâbi ola­rak sanki tashih edilmişti; ve Abdullah Efendi, yeni peyda ettiği bir mantıkla bu değişmeyi tabii buluyor, bunun hakikatte böyle olması lâzım geldiğini düşünü­yor, bununla beraber bu gördüğü şeylerin çılgın ve im­ansız hakikatinden korkuyordu.” (Ahmet Hamdi Tanpınar, Hikâyeler, Dergah Yayınları, 2. Baskı 1991, s. 196). Tanpınar’ın “Bir Tren Yolculuğu” öyküsünde benzer yaklaşım gözlenir: “Hava yağmurluydu. Tren ara sıra şiddetli sağa­nakların arasından geçiyor, pencere camları vagonla­rın üstü, yanları dakikalarca kamçılanıyor, bazan su serpintilerinin içeriye girdiği bile oluyordu. Sonra bu şiddet duruyor, gök biraz yukarıya çekiliyor, yüksek­te açık mavi, menevişli tek bir çiçek gibi tepemize ası­lıyor, o zaman manzara gülüyor, ışıkla karışan ıslak­lık, içimiz bir nevi tazeleşmiş dünya hissini yayıyordu. Sonra yine simsiyah bir bulutun ülkesine girerek yine kamçılanıyor, yine ince ağların içine hapsediliyor, bir tabiat ortasında seyahat ettiğimizi unutuyorduk.”
Şiirselliği önemseyen bir başka öykücü de Füruzan’dır. Füruzan, insan ruhunun gizlerine eğilerek, bireyin zihninde, yüreğinde akıp giden hayatları, duygu ve düşünceleri, oluşumları, birikimleri şiirsel bir dille dışlaştırır. Hüznü, yenilmişliği, abartılı bir duygusallıkla değil, hikâyenin bütününe yayılmış bir “atmosfer”le, tasvir ve eylemlerle verir. Hüzünlü ve dokunaklı hayat, durum, âdeta hikâyenin dokusuna nakşedilir. Açıkça dile getirilmese bile biz bu hüznü pek çok yerde derinden hissederiz. Bu yaklaşımla öykü, gündelik yaşamın akışı içinde yitip gidecek olan ayrıntıları, işaretleri alır; anlam alanı geniş, çağrışımı, çoğaltımı zengin bir alana ulaştırır. Böylece hem güncelden kaynaklanan zaaflar giderilmiş, hem de kalıcılığın ve yarınlara taşınmanın gereği yerine getirilmiş olur. Gerilim, ritim, akışkanlık tüm metni kuşatır. Yoğun duygusal enstantaneler melodram sınırlarından uzak tutulur: “Tüm bilinen yıldızlar aynı anda çevremde duruyorlar, titreşen ışıklı Çobanyıldızını avuçladığımda elim içine giriyor, parmaklarımdan gümüş tozları uzayarak akıyor. Örgüleri çözük saçlarıma ateşböcekleri dolmuş. Göğün sonsuz boşluğunda istediğim yöne kolayca kayabiliyorum. Dedemin sokağındaki en gösterişli evin, Selahattin Beylerin konağı denen o yerin damında ço
cuklar kara önlükleriyle, ellerindeki okul çantalarıyla sıralanmış kıpırtısız duruyorlar. Bir okul görmemiş olduğum için onların orda okuyor olduğuna karar veriyorum. Hiç mutlu görünmüyorlar. Küme halinde duran, çok parlak bir yıldız adacığına dalıyorum, daha daha yukarda olanlara bakarken, iki yıldız peş peşe yüzümü sıyırarak boşluğa kayıp siliniveriyorlar. Burnuma gelen kesilmiş, serin, taze çimen kokusunun yıldızların kokusu olduğunu öğreniyorum. İncecik, yeni bir ayın kendini hırçınlıkla öne çıkarmaya çabaladığı, gitgel bir esintiden anlaşılıyor. Gece o denli parlak ki yıldızlar ayın dengi olmuşlar.” (Füruzan, Sevda Dolu Bir Yaz, Yapı Kredi Yayınları, 4. Baskı 1999, s. 70).

Sait Faik’in “Hişt Hişt” öyküsünde ne kadar şiir varsa,
benim şiirlerimde de o kadar öykü vardır.
Edip Cansever
Öykünün, şiirin imkân ve doğasına yaklaştığını söylerken (şiirsellik), şiirin de tarihsel süreç içerisinde öykünün birikim ve doğasından yararlandığını (öyküleme) belirtmemiz gerekir. Burada herhangi bir olay, olgu, durum, kahraman, kurgusal bir bütünlükle “öyküleme” tekniğine başvurularak şiirleştirilir. Şair elbette burada şiir söyler/yazar ama bir anlamda da anlatır yani “öyküler.” Ne var ki ortaya çıkan yazınsal ürün elbette öykü değil şiirdir. Şair burada şiirin doğasına sadık kalarak, şiirini öyküleme anlatım biçimine yaslamıştır o kadar. Bunların yaygın olarak epik şiirler olduğunu görürüz. Özelikle uzun şiirlerin hikâyeye gereksinimi olduğu ve hikâyenin ritmi, devamlılığı sağlayan temel bir işlev gördüğü gözlenir.
Mesnevilerde, divanlarda, halk hikâyelerinde şiir ve hikâye iç içe geçmiştir. Bunlarda, hem düzyazı hem şiir yer alır. Son dönem edebiyatımızda da bu yakınlaşmanın sürdüğünü görürüz. Abdülhak Hamid, Tevfik Fikret, Mehmet Âkif, Faruk Nafiz Çamlıbel, Orhan Seyfi Orhun, Nâzım Hikmet ve özellikle İkinci Yeni şairleri (Edip Cansever, Turgut Uyar, Sezai Karakoç) bu bağlamda şiirler yazmışlardır. Yakın dönemde ise anlatımcı (narrative) şiir yazan şairler olarak, Şavkar Altınel, Roni Margulies, Turgay Fişekçi anılabilir. Günümüz anlatımcı şairleri bu yönelimlerini niçin seçtiklerini izah ederken anlatımcı şiirin “anlamlı ve hayata ilişkin” olduğunu savunurlar. Bu türün önemli şairlerinden Roni Margulies, “Bence şiir konulu olmalıdır, narrative olmalıdır, hayatla, insanla ilgili olmalıdır,” der. (Roni Margulies, “Toplu Söyleşi: 80 Sonrası Şiirimizde Yenilikçilik”, Adam Sanat, Sayı 108, Kasım 1994). Bu tarz şiirler, duru, açık, imgeye mesafeli hikâyeye odaklanmış şiirlerdir.
Roland Barthes tarihsel süreç içerisinde şiir ile düzyazının ilişkilerine bakarken, çağdaş şiir anlayışı ile birlikte şiir ile düzyazının, şiir ile hikâyenin arasının açıldığı tespitini yapar. Oysa Barthes’e göre klasik şiir ile hikâye/düzyazı iç içedir. Aralarında kalın, belirleyici çizgiler çekmek zordur. Zaten şiir o dönemde farklı bir dil olarak algılanmaz. Sadece düzyazının süssel bir çeşitlemesidir: “Klasik şi­ir düzyazının süssel bir çeşitlemesi, bir sanat’ın (yani bir uy­gulayımın) meyvesi olarak duyumsanırdı yalnızca, hiçbir za­man farklı bir dil olarak ya da özel bir duyarlığın ürünü ola­rak duyumsanmazdı. O zaman şiir her türlü anlatma biçimin­de öz olarak bulunan gücül bir düzyazının süssel, anıştırıcı ya da yüklü bir denkleminden başka bir şey değildir. ‘Şiirsel’, klasik çağlarda, hiçbir genişlik, hiçbir duygu derinliği, hiçbir tutarlılık, hiçbir ayrı evren belirtmez, yalnızca sözsel bir uy­gulayım”dır (Roland Barthes, Yazının Sıfır Derecesi, Metis Yayanları, 3. Baskı 2006, s. 40). Roland Barthes, çağdaş şiirin günümüzde bu özelliklerinden tümüyle uzaklaştığını, başka bir şeye dönüştüğünü belirtir: “Şiir artık süslerle bezenmiş ya da özgürlükleri bu­danmış bir düzyazı değildir. İndirgenmez ve kalıtımsız bir ni­teliktir. Özellik değil, tözdür artık.”
Jorge Luis Borges, Roland Barthes’le benzer bir düşünce içerisindedir. O da şiir ile hikâye/düzyazı arasındaki mesafenin günümüzde açıldığını düşünmektedir. Hem şair hem de öykücü olan Borges, şairlere epiği önerirken temel düşüncesi şiir ve hikâyenin birlikteliğidir. Borges “Hikâye Anlatımı” başlıklı konferansında (Jorge Luis Borges, Şu Şiir İşçiliği, De Ki Basım Yayım Ltd, Şti., 1. Baskı 2007) İlyada, Odysseia’dan yola çıkarak günümüzde şiirdeki en büyük eksikliğin “epik” yazamamak olduğunu belirtir. Bu bağlamda “hikâye” anlatmanın önemine dikkat çeker. Yüzyıllardır hikâye anlatmanın ve dinlememin insansın hafızasına yer ettiğini ekler. Son zamanlarda epiğin edebiyattan çekildiğini, iki yıkıcı dünya savaşı geçirmemize rağmen bunlardan hiçbir epik çıkmadığı tespitinde bulunur. Epiğin en belirgin özelliğinin ise hikâyeye yaslı anlatımı olduğunu ifade eden yazar, geleneksel yapıda şiir ve hikâyenin farklı olmadığını, hem şiir söyleyenler hem de dinleyenler açısından bunların ayrıştırılamayacağını iddia eder: “Dikkat edilecek bir başka olgu var: Şairler, bir zamanlar bir hikâye anlatmanın önemli olduğunu ve hikâyeyi anlatmanın ve şiir söylemenin farklı şeyler olarak düşünülmediğini unutmuş görünüyorlar. Bir adam bir hikâye anlatırdı; onu söylerdi; dinleyenleri onu iki görevi gerçekleştirmeye çalışan bir adam olarak değil, daha çok iki yönlü bir görevi gerçekleştirmeye çalışan bir adam olarak düşünürlerdi. Ya da belki de iki yönlü bir görev olduğunu hissetmezlerdi de, her şeyi tek bir temel şey olarak düşünürlerdi.” Borges’e göre insanlar bir şekilde epiğe aç ve susuz. Bu bağlamda hikâye anlatmak ve şiir söylemek tekrar bir araya gelebilirse, o zaman çok önemli bir şey gerçekleşebilir: “Ancak bir hikâye, bir öykü hakkında daima devam edecek olan bir şey var. İnsanların öyküler anlatmaktan ya da dinlemekten bıkacağına inanmıyorum. Ve bir öykünün anlatılması hazzının yanı sıra şiirin asaletinin ilave hazzını da alırsak, o zaman büyük bir şey gerçekleşmiş olacak.(…) Şairin bir kez daha bir yaratıcı olacağına inanıyorum. Demek istediğim, şair bir öykü anlatacak ve onu söyleyecek de. Ve bu iki şeyin farklı olduğunu düşünmeyeceğiz, tıpkı Homeros’da ya da Virgil’de bunların farklı olduğunu düşünmediğimiz gibi.”
Hiç kuşkusuz bütün bunlara karşın öykü ve şiirin ayrı disiplinler olduğu da gözden kaçırılmamalıdır. Bu bağlamda şairlere hikâyeyi öneren Borges’in bu sözlerini şiirin atladığı bir özelliği, bir imkânı hatırlatma olarak algılamalıyız. Bir imkân, bir açılım olarak. Değilse şiir ve öykünün yazınsal tür olarak geldikleri yer düşünüldüğünde bir aynilikten, bütünleşmeden söz etmek imkânsızdır. Kaldı ki şiir ve öykünün bu yazıda sıraladığımız yakınlaşma kadar da farklılıklar için de kanıtlar bulunabilir. Bunun için Rus biçimcilerinin özellikle şiirin dilsel niteliği ve şiir dili ile düzyazı dili arasındaki ayrımlar üzerine yaptıkları kuramsal araştırmalar bile buna yeter.

Necip Tosun

Hiç yorum yok: