15 Haziran 2008 Pazar

"Martıların Düğünü"nde Fantazi ve Gerçek/Yeşim Dinçer

Martıların Düğünü'nü okurken Dostoyevski'nin bir sözünü anımsamadan edemedim : "Biz Rusların son on yılda manevi gelişme bakımından başından geçenler tutarlı bir biçimde anlatılmak istenirse, o zaman...bu bir hayalperestliktir diye kim bağırmaz ki?"
Büyük yazarın saptamasını, bir farkla kendi ülkemize de uyarlayabiliriz. Bir düşünün, 1999 Marmara depreminden başlayarak son on yılda neler yaşanmadı ki? 2001 ekonomik krizini izleyen büyük durgunluk, komşu ülke Irak'ın işgali ve bunun yarattığı siyasi gerilim, 20 Kasım 2003'de İstanbul'da patlayan ve onlarca insanın ölümüne ya da yaralanmasına yol açan bomba yüklü kamyonlar... Fakat biz, Ruslardan farklı olarak, şimdilik tüm bunların maddi dış cephesini algılıyabiliyoruz. Olaylar öylesine sıcak ki manevi kırılmaların ve çöküntünün boyutlarını tayin edebildiğimizi sanmıyorum henüz.
Merih Günay'ın kaleme aldığı Martıların Düğünü, tüm bu felaketlerden zarar gören bir İstanbullu'nun bireysel hikâyesini anlatıyor. Hikâye bir yanıyla çok sıradışı; çünkü artarda gelen olaylar "bu kadarı da olmaz" dedirtecek cinsten. Çoluk çocuk sahibi, turistik bir dükkân işleten ve aynı zamanda bir yazar olan tuzu kuru kahramanımız, deprem, peşisıra gelen ekonomik kriz ve terör saldırıları sonucunda işini, eşini ve evini kaybederek sokaklarda yatıp kalkacak hale gelir. Yani tam anlamıyla bir dibe vurma hikâyesi.
Günay, sinemada Godard'ın "sıçramalı kesme"lerini hatırlatan bir teknikle bağlamış olayları birbirine. Serseri Aşıklar'ı izleyenler hatırlayacaklardır: Belmondo'yu takside gördüğümüz bir kareyi, onu kaldırımda yürürken gördüğümüz bir başka kare izler. İzleyici hareketin başını, hemen peşinden de sonunu görür ve böylece devamlılık algısı kırılmış olur. Günay'ın bir durumdan ötekine geçerken fazla açıklayıcı olmaması bir yenilik olarak değerlendirilebileceği gibi, akıcılığı da sağlıyor.
Öte yandan, Descartes'ın, "düşünüyorum, öyleyse varım" dediği günden beri, modern anlatı sanatları (roman/öykü/sinema) insanı çevreleyen dış dünyayla iç dünya arasındaki gerilimden kaynaklanmakta. Martıların Düğünü'nde benöyküsel anlatımın yeğlendiğini görüyoruz, ancak söz konusu gerilimi aktarmaya yetmiyor bu kadarı. Başına gelen onca felaketten sonra, hayata kayıtsızlıkla, boş gözlerle bakan bir anlatıcı var karşımızda. Belki de yazarın amacı, felaketlerin yol açtığı "afazi"yi, yani söz yitimini veya hissizleşmeyi aktarmak. Eğer hedeflenen buysa, öykünün sonuna kadar götürülmeliydi bu tutum. Çünkü hikâyenin -sonuna doğru- bir yerinde kahramanımız deri değiştirir gibi sıyrılıyor bu ruh halinden. Aşkın yardımıyla bile olsa, geçmişin izlerini çarçabuk silen bu acil iyileşme gerçekçi gözükmüyor ve anlatılanların bir "fantezi"den ibaret olduğu yanılsamasını yaratıyor.
Kitapta, bu genel tablonun dışında kalan ve birebir yaşanmışçasına inandırıcılık taşıyan bir dilim var ki Merih Günay'ın çok daha iyi şeyler yazabileceğini düşündürmekte. Bu kısa epizotta yaşlı bir babanın ölümü ve sonrasındaki cenaze töreni anlatılıyor. Ölüm, "semtin yoksullarının ölmek için seçtikleri" bir sigorta hastanesinde gerçekleşiyor; ölen şahıs da öyküsünü bize nakleden genç adamın babası. Burada zaman ağırlaşıyor; duygusallık kasıtlı olarak ağır basmıyor belki, fakat kimi ayrıntılar sayesinde öykü insani bir derinlik kazanıyor:
"... işaret ederek beni içeri çağırdılar.
- Nesi oluyorsun?
- Oğlu.
- Ölmüş bu. Hastabakıcıyı bul, çıkış işlemlerinde sana yardımcı olsun.
Bir yumrukta yere serilir, ikinci yumrukta kendini doktor cennetinde bulurdu. Söylediklerini duymamış gibi davranıp babamın yüzüne baktım. Gözleri fal taşı gibi açık, dudakları aralıktı. Susuzluktan ölmüş gibiydi. Acele etmedim. Yayları gevşemiş, çarşafı eskimiş de olsa, toprağın altına girmeden önce bir yatağın üzerinde geçirilecek her saniye, ölüye övgüdür diye düşündüm. Yetmiş sefil yılını, güneş yüzü görmeyen torna atölyelerinde, sıva tutmaz kira evlerinde geçirdiği dünyada, toprağın üzerinde birkaç dakika fazladan kalmasının bir sakıncasını görmedim." (s.21) Eklemeden geçemeyeceğim: Öz Yapım ve Havuz Yayınları'nca yayımlanan anlatı, kitap özlemi çeken genç yazarlara "darısı başıma" dedirtecek cinsten. Kapağı, dizgisi ve desenleriyle her bakımdan çok özenli bir baskı olmuş. Kutlamak gerek.

Hiç yorum yok: